ÇOCUK ve ERGENLERDE YAS SÜRECİ ve KAYIPLARA VERİLEN TEPKİLER
TANIMLAMLAR
Sevilen kişinin ölümü sonrasında ortaya çıkan ruhsal ve fizyolojik tepkilerin tümü ”yas” (ingilizce grief) olarak adlandırılır. Yas normal bir tepkidir. Yani olumsuz bir durumda ortaya çıkan, durumla uyuşan ölçüde “mutsuzluk” gibi negatif bir duygu nasıl normalse, yas da normal bir süreçtir ve bu sürecin tamamlanması gerekir, fakat çocuk ve ergenlerde, özellikle de çok küçük çocuklarda yas tepkileri, erişkinlerden oldukça farklı olabilir.
Yas genellikle geçirilmesi gereken normal bir süreçtir. Yalnız her birey bu süreci tamamlayamaz veya bazı bireylerde süreç sağlıklı şekilde ilerlemeyebilir. Yas tutan ergen veya genç kaybın geri dönüşsüz olduğunu inkar ediyor, üzerinden aylar, yıllar geçmesine rağmen ölüm sanki dün olmuş gibi hissediyor, duygusal yaşamının büyük bir kısmı ölen kişiye özlem ve hasretten oluşuyor, bu özlem ve hasret tüm duygu, düşünce ve davranışlarını yönetiyorsa bu durumda yasın olağan sınırlarından çıkıp karmaşıklaşması (komplike, patolojik, sağlıksız hale gelmesi) söz konusudur. Yasın olağan sınırların dışındaki durumunu adlandırmak için “karmaşık yas” ve “uzamış yas bozukluğu” tanımlamaları önerilmiştir. Bu tarz durumlarda bazen ölen kişiyi hallüsinasyon olarak görmek, kişi ölmemiş gibi davranmak (masada ona da servis açmak..) gibi çok daha ağır süreçlere de rastlanabilir.
Yas demek sadece bir yakını ölümle kaybetmek değildir, statü kaybı (ailenin iflası), özellikle statü kayıplarına ikincil çevre, mahalle, şehir, okul değişiklikleri, bir uzvun ya da organın kaybı (meme kanseri nedeni ile göğsün alınması), ebeveynlerin zihinlerinde canlandırdıkları sağlıklı bir çocuğun kaybı (çocuğa kronik ağır bir tıbbi veya psikiyatrik hastalık konması), çocukla ilgili ebeveynlerin oluşturduğu bazı olası gelecek senaryolarının kaybı (çocuğa otizm, zihinsel yetersizlik gibi nöro gelişimsel bozukluklar konulması) gibi durumlarda da yas benzeri süreçler tetiklenebilir. Ebeveynlerin çocuklarına ağır bir tanı konması yüzleşilmesi ve kabullenilmesi zor durumlardır ama bu süreç bazı ebeveynlerde daha zorlu ve uzun olabilir ve çocukla ilgili yapılabilecek tedavi ve eğitimlerin gecikmesine yol açarak, aslında çocuğa daha fazla zarar verebilecek daha büyük sorunlara yol açabilir.
Ölüm ve yas evrensel deneyimlerdir. Kayıp ve yas duygusu; somut ya da soyut, bireysel ya da toplumsal her düzlemde yaşanabilecek insan yaşamının kaçınılmaz ve çoğu zaman acı veren deneyimleridir. Ölüm ise kayıpların en somutudur. Kişinin ölüm algısı ve yas tepkileri sadece içinde bulunduğu gelişimsel dönemlerden değil, yaşanılan toplumun ölüme bakış açısından, ölüme ilişkin bireysel ve kültürel deneyimlerden ve o toplumun dini özelliklerinden önemli ölçüde etkilenmektedir.
Gelişimsel açıdan ölüm algısının oluşması ve ölümün bir kavram olarak anlaşılması alanyazında belirli aşamalarla tanımlanmaktadır. Bu aşamalar sırasıyla;
- “ölümün geri dönüşümsüz bir son oluşu”,
- “ölümün evrenselliği”,
- “kaçınılmazlığı”,
- “bedensel işlevselliğin yitirilişi”
- “ölümün işlev yitimi sonrası ortaya çıkan bir durum olmasını tanımlayan nedensellik ilkesidir”.
0-2 yaşlar arasındaki çocukta ölüm kavramı gelişmemiştir. Ölüm onlar için bakım verenin yokluğu anlamı taşımaktadır.
3-6 yaşlar arasında, çocuk ölümü geçici ve geri dönülebilir bir olay olarak algılar ve bu döneme büyüsel düşünce hakimdir.
Çocuk 6-7 yaş öncesinde “egosentrizm” (ben merkezcilik) ölümü kendi suçu ya da sebep olduğu bir durum ya da bir ceza olarak algılayabilirken; 6-7 yaşından itibaren ölümün bir sona erme ve fiziksel olarak bir yok oluş olduğunu anlamaya başlar. Ölümün “kaçınılmaz” ve “evrensel” (herkes için ve kaçılamayacağı gerçeği) olduğunun bilişsel olarak kavranmaya başlandığı dönem bu dönemdir.
Erken yaşta ebeveyn kaybı, sıcak çatışma ve savaş travması olan çocuklarda ölüm algısı daha erken yaşlarda da zihinde şekillenmeye başlayabilir.
Ergenlikte, soyut düşünme becerisinin gelişmesiyle birlikte ölüm kavramı da soyut bir nitelik kazanır. Dolayısıyla daha önce ölüme ilişkin yaşanmış somut olaylar ya da deneyimler sonucu oluşturulan çıkarsamalar dışında ölümün hayal edilmesi, ölüm hakkında kaygılanma ve beraberindeki belirsizlik duygusu ergenin ölüm algısını şekillendirir. Ölüme ilişkin duyumsanan bu kaygı ve korkular ergenin gücü ve biricik olduğu algısı ile ters düşmektedir. Bu nedenle ergen kimi zaman büyüklenmeci bir savunmayla ölümü kendisi için uzak bir gelecekteymiş gibi düşünerek ya da tümden yok sayarak hareket ederken kimi zamanda ölüm korkularını yatıştırmak için felsefi yorumlamalar ve ruhani açıklamalara başvurabilir, korkusuzca riskler alabilir yani aslında ergenlik döneminde ölüm kavramında ve anlayışında bir gerileme olmaktadır da denenebilir (“benim başıma gelmez”).
TEMEL BİLGİLER
Freud 1917 yılında “Mourning and Melancholia” (“yas ve melankoli) adlı çalışmasında yas kavramını ilk kez tanımlamıştır. Bu tanıma göre daha önce de bahsedildiği gibi yas tepkisi sadece ölüm gibi somut bir kayıptan sonra değil; değerli nesnelerin (obje, organ, uzuv ya da çoğu zaman insan), inanç ve değer sistemlerinin (savaşlar, travmalar nedeni ile dünya ile ilgili güvenlik algısının bozulması gibi) ya da belirli bir konumun kaybına da (iflas etme, statü kaybına ikincil özel okuldan alınma gibi) verilebilir. Yas, bir yitim ya da sevilen önemli birinin kaybı karşısında evrensel olarak verilen psikobiyolojik bir tepkidir. Volkan’a göre ise kayba verilen bu psikolojik yanıt, iç dünyamız ile gerçeklik arasında bir uyum sağlayabilmek için yaptığımız bir uzlaşmadır.
Yas (grief); ölüm nedeniyle kayıp yaşayan bireylerde kaybın kişisel deneyimini ve bu kayba karşı verilen uyum tepkilerini yansıtır.
Literatürde yas kavramıyla sık karışan diğer iki kavramdan biri olan “kayıp yaşama’’ (breavement); bireyin içinde bulunduğu kayıp durumunun kendisini ifade eder ve sürecin toplumsal ve dışsal bileşenini yansıtır.
Matem (mourning) ise; kaybı yaşayanın, ölen kişinin kaybına “uyum sağlama sürecinin’’ kendisini ifade eder. Matem, kaybın kültürel yanını temsil eder ve bilinçli ya da bilinçsiz kültürel tepkileri içerir.
Klasik yas teorisinin kurucusu olarak bilinen Kübler-Ross (1969) “on death and dying’’ adlı çalışmasında ve yazdığı önemli, kilometre taşı olan makale ve kitaplarında terminal dönemdeki (ölüm aşamasına çok yakın durumda olan) hastaların geçirdiği aşamaları sırasıyla;
- “inkar ve izolasyon”,
- “öfke”,
- “pazarlık”,
- “depresyon”,
- “kabul” ve
- “umut olarak sıralamıştır.
Kübler-Ross’un başlangıçta terminal dönem hastalarına yönelik gözlemlediği bu evreler daha sonraları farklı kayıplara da uygulanarak yaygın kabul gören bir yas modeli haline gelmiştir.
Yas sürecini evrelere ayırarak inceleyen bir başka kuramcı olan Bowlby (ayrıca çocuk ve ergen, insan psikolojisinde ve zihinsel, ruhsal, sosyal, iletişimsel, etkileşimsel becerilerinde çok önemli yer tutan daha önceki yazılarımda yer verdiğim “bağlanma kuramı”nın temelini atan araştırmacı) ikinci Dünya savaşında ebeveynlerini kaybeden çocukları gözlemlemiş ve yas tepkisini; “bağlanma figürü gözden kaybolduğunda ya da varlığı tehdide uğradığında gösterilen güçlü bir “duygusal protesto” olarak tanımlamıştır. Bowlby, yas evrelerini;
- hissizlik; şok benzeri bir dönemi olarak tarif edilen bu evrenin kaybın hemen arkasından oluşmasının koruyucu bir etkisi olduğunu belirtmiştir.
- ayrılık anksiyetesi; özlem ve geri çağırma tepkilerinin görüldüğü bu evre çaresizlik ve inkar süreçlerinin benzeri olarak anlaşılabilir. Bu sürecin çok uzaması patolojik (normal olmayan) yas için risk oluşturmaktadır.
- umutsuzluk ve dezorganizasyon; yas süreci yoğunlaşırken kaybın farkına varma ile birlikte yeniden normale dönme için çaba gösterme başlar.
- yeni roller edinme ve yeniden yapılanma: Kayıp geride bırakıldıkça yas tutan kişinin yeni bir yaşam formu ve ilişki kurma gücü de artar ve ruhsal süreç de bununla paralel olarak yeniden yapılanır.
“Bağlanma kuramı” çerçevesinde çocuklardaki yas tepkilerini değerlendiren Bowlby kaybedilenle kurulmuş olan bağlanma stiline (güvenli, kaygılı, kaçıngan) göre yas tepkilerinin değişebileceğini ve bu tepkilerin yetişkin hayattaki yas tepkileri üzerinde de etkili olacağını belirtmiştir.
Freud’un “yas işi – yas üzerine çalışma – yas sürecini yönetme (grief work)” görüşüyle benzer bir model olan yas görevini (task model) öne süren Volkan’a göre de yas sürecinin tamamlandığının göstergesi; ölen kişinin tasarımının gündelik yaşamı sekteye uğratacak yoğunlukta canlandırılmasına duyulan ihtiyacın sona ermesidir.
Erich Lindeman Freud’un “yas görevi” (“grief work”) (“yas üzerine çalışma – yas sürecini yönetme”) modelinin izinden gitmiş ve yas sürecine ilişkin tamamlanması gereken görevleri şöyle sıralamıştır;
- Kaybedilene olan bağlılıktan kurtulma,
- Kaybedilenin olmadığı bir çevreye yeniden uyumlanma,
- Yeni ilişkilerin oluşturulması.
Bahsedilen birinci ve üçüncü görevler Freud’un tanımladığı “dekateksis-rekateksis”e’ uygun görünmektedir. Lindemann bu görevlere ek olarak geride kalanın, kaybın ardından, yaşadığı sosyal çevreye tekrar uyumlanmasının yas görevinin tamamlanması için gerekliliğinden bahsetmiştir.
William Worden, geliştirdiği yas modelinde yas tutan kişiyi pasif konumda bırakan değil aksine yas tutan kişinin kayba uyumlanma sürecinde aktif rol alarak yerine getirmesi gereken dört temel görevi şöyle tanımlar;
- Yaşanılan kaybın kabulü: Sevilen kişinin ölümünün geri dönüşümsüz bir süreç olduğu gerçeğiyle yüzleşme ve bunun kabulü; kaybın bilişsel olarak kavranması dışında duygusal olarak kabulü ve içselleştirilmesiyle mümkündür.
- Kaybın ortaya çıkardığı ruhsal acı üzerinde çalışmak: Sevilen ve kaybedilen kişiyle kurulmuş olan ilişkinin niteliğine göre farklı şiddetlerde kendini gösteren; üzüntü, endişe, kızgınlık, suçluluk, yalnızlık gibi acı verici duyguların ifadesi ve bu duyguların çalışılması yas tutma sürecini kolaylaştırmaktadır. Bu görev yerine getirilmediği takdirde yas sürecinin uzaması ve komplike olması kaçınılmazdır.
- Sevilen ve kaybedilenin olmadığı bir dünyaya yeniden uyum sağlamak: Kaybedilen kişinin üstlendiği rollerin yaşanan kaybın ardından bir süre geçtikten sonra fark edilmesi ile başlayan bu süreç, yas tutan kişi için gidenin ardından devralacağı bu yeni roller için bazı beceriler geliştirmeyi mecbur kılmaktadır. Kayıp sonrası geride kalanın; kendiliğini, diğerlerini ve hayata dair inançlarını sorgulamasını ve yeniden şekillendirmesini sağlayan bu “anlam yaratma” (“mean making’’) sürecinin nasıl işlendiği; yas sürecinin sonucunu ilerleme ya da duraklama yönünde belirleyecek olması açısından oldukça önem taşımaktadır.
- Kayıptan sonra yaşamı sürdürmeye devam etmek ve kurgulanan bu yeni yaşam içerisinde sevilen ve kaybedilen kişiyle olan ilişkileri yeniden düzenlemek: yas tutanların en çok zorlandığı görev olan bu süreç yas tutan bireyin, yaşama devam edip yeni ilişkiler kurarken,
ölen kişi ile ilişkisini sonlandırmadan onu duygusal dünyasında uygun bir yere yerleştirip yaşamını sürdürebilmesinin öneminden bahseder. Worden (2009) bu görevin tamamlanamamasını, geride kalanın “yaşamıyor olması” (not living) ile eş tutar.
YAS TUTAN ÇOCUKLARDA YAS İLE İLİŞKİLİ BULGULAR
Somatik-Bedensel-Tıbbi Belirtiler
- Uykuya dalmakta güçlük
- Sabah uyanmakta zorluk
- Yeme paterni ve iştahta değişiklik
- Alt ıslatma-Enürezisin tekrar başlaması
- Baş ağrısı
- Karın Ağrısı
Davranışsal Belirtiler
- Gelişimsel regresyon-gerileme
- İrritabilite
- Ağlama
- Temper tantrums - öfke nöbetleri
- Sosyal geri çekilme (izolasyon)
- Oyuna ilgide azalma
- Aşırı bağımlılık, aşırı yapışma
- Dikkat çekme isteği
- İlgi odağı olma isteği
- Agresif davranışlar
- Ölüm temalı oyunlar
- Hiç çekinmeden ölen kişinin nasıl öldüğü ile ilgili herkese bir şeyler anlatma veya ölüm olmamış gibi davranma
- Diğerleri ile obsesif – takıntılı – saplantılı şekilde rol olarak bakım verdiği evcilik oyunları oynamak
Psikolojik Bulgular
- Üzgün görünüm
- Pişmanlıklar
- Konfüze - şaşkın görünüm
- Ayrılma anksiyetesi ortaya çıkışı / artışı
- Diğerlerini kaybetme korkusu
- Terk edileceği korkusu
- Konsantrasyon-dikkat sorunları
- Suçluluk hissi, suçlandığını düşünme
- Başkalarını suçlama
- İzolasyon isteği ve duyguları saklama (kendini insanlardan geri çekme, duygularını paylaşmakta gönülsüzlük)
- İnsanlara yabancılaşma
- Yeni korku ve kaygılar geliştirme
Patolojik yas tepkileri “anormal yas”, “çözümlenmemiş yas” ve “komplike olmuş yas” (karmaşık hale gelip uzamış sağlıklı olmayan yas) gibi çeşitli kategoriler alında klinik yazında ele alınmıştır.
“Komplike yas” veya “travmatik yas” olarak adlandırılan bu rahatsızlık ayrılık sıkıntısı, travmatik sıkıntı, keder, başka sıkıntı verici duygulanımlar ve sosyal geri çekilme, kendini diğer insanlar ve aktivitelerden geri çekme, izole etme ile kendini belli eden güçten düşürücü kronik bir bozukluktur.
ÖLÜM KAVRAMI, KAYIP ve YAS
Volkan’a göre; kaybın arkasından yasın çözümlenerek yaşama devam edilebilmesi için kaybedilenin ne anlama geldiğinin değerlendirilmesi, ölenle ilişkinin yeniden gözden geçirilmesi ve sonra onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürmek gerekmektedir.
Volkan yas tutma sürecini iki ana döneme ayırmıştır.
- “İlki başlangıç dönemi olup ölümün algılanmasıyla ilgili ego işlevlerinin ayrılması dönemidir. Yaslı kişi ölümün meydana geldiğini algılar ve bilir fakat böyle olmamış gibi davranır. Bu süreç birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişir
- “İkinci dönem yasın yaşanıp gözden geçirilme sürecidir. Gözden geçirme sürecinde kaybedilen kişiyle olan bağların korunması ya da inkarı, kaybedilen kişinin artık geride kalanın ihtiyaçlarını karşılayamayacağının farkına varma, karmaşık duyguların yaşanması gibi duyguları beraberinde getirir ve yaklaşık iki yıl kadar sürebilir”
Travmatik ölümlerden sonraki akut yas sürecine ilişkin ilk deneysel çalışmayı yapan Erich Lindemann ve ark. yaşadıkları kaybın hemen ardından bu bireylerde ortak olarak ortaya çıkan yas tepkilerini şöyle sıralamıştır;
- çeşitli bedensel şikayetler
- kaybedilenle ilgili zihinsel uğraşlar
- ölen kişiyle ilgili suçluluk
- kızgınlık ve düşmanca tepkiler
- kaybın öncesindeki işlevselliğin bozulması
- kaybı yaşayanın kaybedilen kişinin özelliklerini çağrıştıran davranışlar geliştirmesi olarak tanımlamıştır.
Worden ise yas tepkilerini duygusal, fiziksel, bilişsel ve davranışsal olarak dört ayrı kategoriye ayırmıştır.
Duygusal tepkiler; kaybın ardından yaşanan şok, üzüntü, kızgınlık, öfke, suçluluk, endişe, yalnızlık, tükenmişlik, çaresizlik, hissizlik, yas döneminin sonlarına doğru kaybedilen kişiye karşı özlem, özgürleşme ve rahatlama gibi duygular;
Fiziksel tepkiler; ağızda kuruluk, midede boşluk hissi, göğüste ve boğazda daralma hissi (globus) gibi psikosomatik belirtiler, seslere aşırı duyarlılık, depersenalizasyon yaşantıları (vücuduna yabancılaşma, vücut ve beden ile ilgili çok farklı deneyimler, kendini dışarıdan izliyormuş gibi algılama, vücudunun değiştiğini hissetme), nefes alamama hissi, kaslarda güçsüzlük ve bitkinlik;
Bilişsel tepkiler; kaybın inkarı, kafa karışıklığı ve düşüncelerde dağınıklık, ölen kişiyle ilgili aşırı zihinsel meşguliyet, ölen kişinin varlığını hissetme, izlendiği, gözetildiği düşüncesi, görsel ve işitsel halüsinasyonlar;
Davranışsal tepkiler; ağlama, uyku, yeme sorunları, dalgınlık, huzursuzluk, rüyalar - kabuslar, arama ve geri çağırma, ölen kişiye ilişkin hatırlatıcılardan kaçınma ya da tam tersi hatırlatan yerlere gitme ya da hatırlatıcı objeler taşıma ve sosyal içe çekilme olarak kendisini gösterebilir.
YAS SÜRECİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Yas tepkileri ve süreci, kaybedilen kişiye, kaybı yaşayan kişinin özelliklerine, bu ikisi arasındaki ilişkinin niteliğine, kaybın nasıl gerçekleştiği ve yaşandığı koşullara göre değişmektedir.
Worden yas sürecini etkileyen yedi temel değişkenden bahsetmiştir;
- Ölen kişinin kimliği: Yası tutulan kişinin kim olduğu, yas tepkisinin nasıl olacağını belirler. Yaşlılık ve normal sebeplerden ölen bir büyükanne ile bir trafik kazası sonucu aniden ölen bir çocuğa yönelik yas tepkilerinde farklılıklar olabilir.
- Ölen kişi ile yaşanan ilişkinin doğası: Kayıp yaşayan bireyin yasa yönelik tepkilerini anlayabilmek için öncelikle ölen ile aralarındaki ilişkinin niteliğini bilmek zorunludur. Yas süreci; ölen kişiyle kurulan ilişkinin gücü, hissedilen güven duygusu, ilişkide yaşanan zıt duyguların yoğunluğu, kaybedilen kişiyle çözülmemiş çatışmaların varlığı ve kaybı yaşanan kişiye bağımlılık düzeyiyle yakından ilişkilidir. Ölen kişi ile yaşanmış çatışmalı bir ilişki, yas tutanda suçluluk duyguları uyandırarak yas tutma sürecini karmaşık hale getirebilir. Ölen kişi, kayıp yaşayan birey için güvenli bir üs, bir bağlanma figürü, narsistik kazanımlar ya da benlik değerinin korunması için gerekli biriyse, yas tutan birey kendini yalnız, çaresiz ve kolay incinebilir hissedebilir. Bu durumda kaybın kabulü ile ilişkili kişide gelişebilecek kaçınma davranışı, ölenin bulunmadığı bir dünyaya yeniden uyum sağlama konusunda güçlüklere sebep olur.
- Ölümün nasıl geliştiği: Ölümün nasıl olduğu, travmatik ya da beklenmedik şekilde gerçekleşip gerçekleşmediği, çoklu kayıpların varlığı, önlenebilir ve/veya nedeni belirsiz ölümler bireyin yas tepkilerini dolayısıyla kayba yönelik uyumunu etkiler. Bu yüzden doğal bir ölüme verilen tepki ile kaza, öldürülme ve intihar gibi nedenlerle gerçekleşen ölüme verilen yas tepkileri oldukça farklılık gösterir. Uzakta yaşanan bir ölüm, savaş ya da uçak kazası gibi kaybın gerçekleşip gerçekleşmediğinin tam olarak bilinmediği bazı durumlar da geride kalan bireyde yaşanan kaybın gerçek olmadığı duygusunu yaratabilir. Bu belirsizlik; kaybın gerçekliğiyle yüzleşemeyen kişinin yas tepkilerini olağan şekilde yaşamasını engeller. Travmatik, kanlı ve feci ölümleri küçük çocuklar çekinmeden ve heyecanla anlatabilirler ve bu yetişkinleri şaşırtabilir.
- Geçmiş kayıpların varlığı: Kayıp yaşayan bireyin geçmişindeki diğer kayıplar ve önceki yas tepkileri mevcut yas sürecini etkiler. Psikopatoloji (psikiyatrik bozukluk) varlığı ya da geçmişteki kayıplara yönelik patolojik yas tepkisi sonraki yas sürecinde patolojik (sağlıksız) yas geliştirme olasılığını arttırır.
- Kişilik özellikleri: Bireyin cinsiyeti, yaşı, zorluklarla baş etme biçimi, bağlanma biçimi ile inanç ve değerleri, şemaları, metabilişsel – üstbilişsel (kendini nasıl tanımladığı) bireyin kayba yönelik tepkilerini belirlemesi açısından çok önemlidir. Kişilik özellikleri nedeniyle birey yoğun duygusal sıkıntılarla baş etmekte zorlanıyorsa yas sürecini başarıyla tamamlayamaz ve patolojik (anormal) yas tepkileri geliştirir.
- Sosyal destek: Kayıp yaşayan bireyin, sosyal destek ağı ve bireyin algıladığı desteğin derecesi yas sürecini ve kayba yönelik uyumunu etkiler. Ayrıca aile içinde kayıp konuşulamıyorsa ya da bireyin kaybı yok sayılıyorsa (örn. özkıyım - intihar), sosyal destek sistemi yetersiz kalır ve patolojik (normal olmayan süreçte) yas görülme riski artar.
- Yas sürecinde oluşan sıkıntılar: Bir kaybın ardından gelişen önemli yaşam olayları, ani değişiklikler, krizler ve çoklu kayıplar sonucunda yas tutma patolojik bir seyir gösterebilir. Ayrıca, yas sürecine ciddi ekonomik sorunlar gibi ikincil kayıplar eşlik ederse, bireylerde ya da ailelerinde önemli zorluklar yaşanabilir.
PATOLOJİK YAS VE TRAVMATİK YAS
Kayıp sonrası olağan yas tepkilerinin uzaması ve işlevselliği bozacak düzeyde kişinin bireysel, sosyal ve mesleki alanlarda yaşamını etkilemesiyle ortaya çıkan durum patolojik (normal olmayan) yas olarak isimlendirilir. Alan yazında komplike, çözümlenmemiş, atipik, kronik ya da gecikmiş yas olarak farklı isimlerle de adlandırılan patolojik yasın ortaya çıkmasında; kaybedilenle çözülmemiş meseleler, kişinin yas tutma kapasitesini zorlayan dış koşullar, geçmişteki çözümlenmemiş kayıplar ve kayba dayanmakta zorlanma, içsel dayanıklılığın az oluşu gibi çok çeşitli nedenler etkili olabilmektedir.
“Patolojik yas”ta özellikle kaybın yadsınması ya da kayba bağlı yaşanması beklenen üzüntü, öfke gibi duyguların yadsınması söz konusudur. Bu nedenle yas süreci iyileşme ve uyumlanma yönündeki işlevselliğini kaybeder ve sağlıklı bir biçimde tamamlanamaz. Kimi zamanda yas tepkileri kişide beklenenden daha ağır ve tekrarlayıcı ortaya çıkabilir ve bunlara psikotik (gerçeği değerlendirmede bozulmalar, sanrılar, hallüsinasyonlar) belirtiler eşlik edebilir.
Travmatik yas sürecinde ise; ani gelişen ve şiddet içeren ölümlerden sonra yas tutan bireyin kayıpla baş etme becerilerinin örselenmesi ve yas tepkilerinin çözümlenememesi söz konusudur. Yaşanan bu travmatik kayıp geride kalan bireyde travmayla ilişkili stres tepkilerinin gelişmesine, artmış ve anormal yas tepkilerine, ölen kişiyle ilgili sürekli zihinsel meşguliyete ve aşırı suçluluk duygularına sebep olabilir. Ortaya çıkan tüm bu bozulmuş yas tepkileri bireyin işlevsellik alanlarını önemli ölçüde bozarak yas sürecinin sağlıklı şekilde tamamlanmasını engeller.
ÖLÜM KARŞISINDA OKUL ÖNCESİ DÖNEM ÇOCUĞU
Okul öncesi çocukların ölüme verdikleri tepkiler birçok etmene göre değişebildiği için; bazı çocuklar aşırı korku ve kaygı sergileyebilirken, bazıları ise tepkisiz kalabilir hatta bu tavırları bakım verenlerde öfke bile yaratabilir. Daha küçük çocuklar ölümü bir ayrılık olarak algıladıklarından, ayrılık kaygıları artabilir, onların da ölmesinden, terk edileceğinden korkabilirler ve bakım verenlerine aşırı yapışabilirler (ayrılma ve yabancı kaygılarında tekrar artış), ölen kişiyi ev içinde dolaşarak aramaya çıkabilirler. Bazı küçük çocuklar bakım verenlerini üzmek istemezler ve üzüntüsünü saklamaya çalışabilirler.
Okul öncesi dönemde çocuklara “seni yukarıdan izliyor”, “kalbinde yaşıyor” gibi ifadeler kullanmak, soyut düşünce geliştirememiş çocuklarda tam tersine korkuya yol açar.
Benmerkezci (egosentrik) düşünce nedeni ile ölüm nedeni ile kendini suçlama ve belli derecelerde de sevdiği ve güvendiği kişi onu bırakıp gittiği için ölene öfke duyma görülebilir.
Çocuğun ebeveynlerinden birinin ölümü sonrası; hayatta kalan ebeveynin bu dönemdeki yas özellikleri çocuğa uygun yaklaşabilmesini engelleyebilir ve bu nedenle ebeveyn kaybı sonrası çocuğun geçireceği süreç hayatta kalan ebeveynin ruhsal durumu ile yakından ilişkilidir. Bu dönemde hayatta kalan ebeveynlerinin uygunsuz tutumları nedeniyle kendi yas süreçlerini yaşayamayan çocukların, hem o dönem hem de ilerisi için psikiyatrik bozulma geliştirme riskinin arttığı saptanmıştır.
Okul öncesi dönemde bu çocuklarda ayrılık anksiyetesi riski ve ağırlığı artmıştır ve bunu öngören en önemli belirleyici hayatta kalan ebeveynin depresyonudur. Genel anlamda ise depresyon, kaygı bozukluğu, suçluluk duyguları bu grupta daha fazla gözlenmektedir.
Bazen de ölümü bir ayrılık olarak algılayan okul öncesi dönemi çocukları kendini bırakıp giden (ölen) ebeveyne öfke duyar ve bu öfkeyi hayatta kalan ebeveynine yöneltebilir. Hayatta kalan ebeveyn ise çocuğun bu tutarsız ve karmaşık duygularını anlamakta zorlanabilir hatta öfkeli davranışlara karşı cezalandırıcı bir tutum takınabilir.
ERGENLİK DÖNEMİNDE YAS TEPKİLERİ
“Ergenlik yas tutma için bir provadır” (Akt. Vamık Volkan). Burada söylenmek istenen ergenliğin ilerleyici doğasının gelişimsel kayıplarla iç içe geçmiş bir süreç olduğudur. Gelişimsel kayıplardan kastedilen; yeni bir kimlik oluşturma uğruna ergenin geçmişteki çocuk benliğini, tüm güçlülüğünü, çocuksu düşlem ve ülkülerini, eski rollerini ve özdeşim modeli olan birincil sevgi nesnelerini bırakmasıdır (artık annesi ve babası ve diğer yetişkinlerin mükemmel olmadığını anlar ve bunun yasını tutar).
Bağlanma ve güvenli üst görevi gören birincil sevgi nesneleriyle kurulmuş bağlar deidealizasyon (idealize edilmiş, yüceltilmiş kişilerin harika, mükemmel olmadıklarını anlamaya başlama) sürecinde yumuşatılıp esnetilirken yeni bağ ve duygusal yatırımlar özdeşim modelleri yerine geçen akran ilişkilerine yapılır. Tüm bu gelişimsel kayıplarla birlikte kimlik örgütlenme sürecindeki sorunlarla uğraşan bir ergen için bu zorlu ödev ölüm gibi yaşanabilecek somut bir kayıpla daha da zor hale gelebilmekte ve gelişimsel süreçte aksamalara yol açabilmektedir.
Ergenliğin bu kendine özgü doğası yetişkin bireyin yas sürecinde geçirdiği evrelerle ergenlerin yas süreci arasında önemli bazı farklılıkları beraberinde getirmektedir. Yetişkin bir bireyin yas sürecinde; üzüntü, kızgınlık, anhedoni (keyif almama, daha önce sevdiği aktivitelerden hazzetmeme) gibi duyguları belirli bir süre sürekli yaşaması beklenirken; bir ergenin yas tepkisinde bu duyguların sürekliliği olmayabilir, daha kısa süreli duygular olarak yaşanabilir ya da normal gündelik yaşam aktiviteleri ile iç içe geçerek dışa vurabilir. Bu kısa süreli yaşanan ve sürekli gibi görünmeyen yas tepkileri, ergenliğin farklı evrelerinde; işlevselliği etkileyecek düzeyde yoğun duygular ve eyleme dönük davranış şekilleriyle de dönem dönem canlanabilir. Öyle ki yas tepkilerindeki bu eş zamansızlık ve uyumsuzluklar yanlışlıkla ergenin yas sürecini yaşayamadığını düşündürtebilir.
Ergenin yaşadığı kayba verdiği tepkiler, içinde bulunduğu dönemin gelişimsel özelliklerinin etkisi altındadır. Yas sürecinin gereklilikleri ergenin kendi kişisel gelişimini gerçekleştirmek için yerine getirmesi gereken gelişimsel ödevlerle çatışabilir.
Örneğin 12-14 yaş döneminde olan erken evre ergenlikteki bir gencin aile içerisinde yaşadığı bir kayıp, bu evredeki bir ergenin ebeveynlerinden uzaklaşma, özerklik ihtiyaçlarının ön planda olması, bağımlılık ve bağımsızlık arasında yaşadığı ambivalans (ikilem, bir aynı anda iki farklı düşünce arasında kalma ve gidip gelmeler), kimi zaman ben merkezci oluşu gibi özellikler nedeniyle kayıp sonrası ailenin bir bütün halinde hareket etmesini ve gencin üzerine alması gereken sorumluluklar konusunda zorluk yaşamasına sebep olabilir.
Orta evre ergenlikte ise; bağımsızlık ve özerklik ihtiyaçları konusunda daha zorlayıcı olmasının yanı sıra akran etkisi çok baskın olduğu için yas tepkilerinin akranlarca anlaşılması ve kabulü ergenin en önemli endişelerinden biridir.
Balk, ergenlik evrelerindeki yas tepkilerini gözden geçirmiş ve Siegel’dan farklı olarak özellikle;
- “Erken evre ergenlerin, kayba dair daha fazla korku ve kafa karışıklığı yaşadıklarını”;
- “Orta evre ergenlerin ise daha kızgın ve yas tepkilerini saklama eğiliminde olduklarını bildirmiştir”.
- “Geç evre ergenlerin ise ister kabul ve sevgi ister reddedilme olsun yas süreçlerinde ilişkilere daha fazla odaklandıklarını gözlemiştir”.
Balk, Fleming ve Adolph’un teorilerinden yola çıkarak yas sürecindeki ergenin çözmesi gereken ve her birine bilişsel, duygusal ve davranışsal bazı görevlerin eşlik ettiği durumları; öngörebilme yetisi, kontrol ve hakimiyet kurma; aidiyet geliştirme, toplumsal adalet duygusu ve benlik saygısı olarak kavramsallaştırmıştır.
Ergenlerde Patolojik Yas Tepkileri
Ergenin ebeveynden uzaklaşma ve özerklik çabaları sürecinde güvenli üst görevi gören bağlanma figürünü kaybetmesi kimlik oluşturma sürecini, değerler inşa etme ve yaşadığı dünya ile uyum göstermesini zorlaştırmaktadır. Öte yandan ergenin yaşadığı ebeveyn kaybını paylaşacağı kişiler diğer benzer yas sürecindeki aile üyeleri ve akranlarıyla sınırlıdır. Yasla ilgili emosyonların – duyguların - hislerin bu denli yoğun açığa vurulduğu bir ortam, ergenin kendi yas tepkilerini yaşamasına engel olabilmekte kimi zaman da geride kalan ebeveyne destek olma ya da bir yetişkin rolü üstlenme ihtiyacı nedeniyle de yas tepkilerini gizleyebilmektedir. Kayba ilişkin duygularını fark edilmesinden ve dile getirmekten kaçınan ergen kendi yas sürecini işleme için ihtiyacı olan sosyal destekten de bu şekilde mahrum kalmaktadır. Ergen kimi zaman yas tepkilerini açığa vurmanın ve çevreden destek beklentisinin çocuksu bir zayıflık olduğunu düşündüğü için de yas tepkilerini gizleyebilmekte bu da yakın çevre tarafından kaybı yaşayan gencin desteğe ihtiyacı olmadığı gibi yanlış bir algı yaratabilmektedir.
Erken evre ergenlik ve patolojik yas tepkileri: Fizyolojik değişikliklerin deneyimlendiği, ebeveynlerden duygusal olarak geri çekilmenin başladığı, benmerkezcilik duygusunun ve akran kabulünün oldukça önemli hale geldiği bu evrede henüz formel işlemsel - mantıksal düşünme yeterince gelişmemiştir. Ergenin bu dönemde kaybın oluşuna yönelik ilk baştaki duyarsızlık ve benmerkezcilik gibi görünen durumu akran etkileşimleriyle daha da belirgin hale gelir. Gencin kimi zaman ölen ebeveynin halen daha varlığını hissetmek gibi algısal yaşantıları ve ölü ebeveynle süre giden konuşmaları olabilir. Ölen ebeveynin kıyafetlerini giymek ya da eşyalarını sahiplenmek arzusu belirgindir. Bu dönemdeki patolojik yas tepkileri ise kendini; okul reddi, dirençli anhedoni (keyif almama, daha önce sevdiği aktivitelerden hazzetmeme bunların sonucunda akranlarından kendini izole etme ya da daha fazla davranış sorunu olan yaşıtlarına yönelme) ve depresyon, alkol madde kullanımı, olumsuz akran çevresine kayma, riskli cinsel davranışlar, psikosomatik şikayetler, bozulmuş okul ve akran ilişkileri olarak kendini gösterir.
Orta evre ergenlik ve patolojik yas tepkileri: Formel işlemsel (mantıksal, neden – sonuca bağlı) düşünme biçiminin daha uyumlu ve sürekli şekilde kullanılabildiği bu evrede geçmiş, şimdi ve gelecekle ilgili algılar daha bütünleşmiş düzeydedir. Ergen bağımsızlık ve özerk olma konusunda daha az ambivalans (ikilem) yaşar ve akranlarıyla daha yakın ve destekleyici ilişkiler geliştirebilirler. Bu dönemde yaşanan bir kayıp sonrası ebeveynlerinin ihtiyaçlarına karşı daha duyarlı ve empatik daha az ben merkezcil yaklaşabilirler. Ancak ev içerisinde kendilerinden artan beklentilerle baş etmek konusunda zorluk yaşayabilirler. Bu dönemdeki yas tepkileri üzüntünün yaşanış biçimi acı verici anıların yoğunluğu açısından yetişkin yas tepkilerine benzemekle birlikte daha kısa sürelidir. Kendi ölümlülüğünün farkında olma incinebilirliğini ve güçleri konusundaki şüphelerini artması ve ebeveyni olmadan yaşamı sürdürmekte zorlanma ve gelecekteki bağımsızlığını elde edemeyeceğine yönelik endişeler söz konusudur. Ergen için yası tutulan kişi; sadece bir ebeveyn değil gence model olan ve bağımsız işlevselliği konusundaki becerilerine inanan biri olması açısından da önem taşır. Sağ kalan ebeveynin yas tepkileri, endişeleri ve ölen ebeveyne olan bağımlılığı ergen için ağır bir yük haline gelebilir. Bu dönemdeki komplike yas tepkileri; yetişkin benzeri uzamış yas tepkileri gibidir ve duygudurumda belirgin dalgalanmalar, akran etkileşimlerinden ve diğer grup aktivitelerinden uzaklaşma, akademik işlevsellikte uzamış bir bozulma, mesleki kimlik oluşturmada zorlanma, alkol-madde kullanımı, riskli cinsel aktivite, ergen gebeliği ve antisosyal davranışlar (suça yatkın davranışlar) gibi artan yüksek riskli davranışlarla kendini gösterebilir.
EBEVEYNLERDEKİ TAMAMLANMIŞ İNTİHARIN ÇOCUK VE ERGENLER ÜZERİNE ETKİLERİ
Ebeveynin intiharı sonucu çocuk hem birincil bakım verenini hem de sevdiği, önem verdiği bir kişiyi kaybetmektedir. Öncesinde ebeveyn psikopatolojisi nedeni ile aralarında bozuk ilişki varsa, çocuklar bu durumda daha fazla kendini suçlama, öfke, agresyon davranışı gösterebilmektedirler. Komplike yas oranları diğer ebeveyn kayıplarına göre daha yüksektir. Çocuk intihar girişimine tanık olduysa bu durum çocuk için çok daha travmatik bir durumdur ve daha ciddi sonuçlar doğurur.
Bu çocuklar depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gelişimi açısından risk altındadırlar. Bu çocuklar depresyon, dürtüsellik açısından genetik olarak da yüklü olabilirler, bunun üstüne eklenen suçluluk ve damgalanma deneyimleri, çocuğu daha duyarlı ve riskli hale getirir.
Ebeveyn intiharı aile içi işlevselliği bozar, eğer sağ kalan ebeveyn sağlıklı ise çocuk bu durumdan daha az etkilenir. Erken dönemde ebeveyn intiharı deneyimleyen çocuklarda bipolar afektif bozukluk (halk arasında manik – depresif hastalık) gelişiminin daha fazla olduğu tespit edilmiştir.
Annenin intiharı çocukları daha olumsuz etkilemektedir. İntihar sırasında çocuğun yaşı ne kadar küçükse çocuğun yaşadığı psikososyal olumsuzluklar da o kadar fazla olacaktır. Olay öncesi ve sonrası ailenin işlevselliği, çocuğun ev ya da okulunun değişip değişmediği, olay sonrası göç olup olmadığı gibi pek çok faktör çocukta psikopatoloji (psikiyatrik bozukluk) gelişimi için belirleyicidir.
Çocuklarda depresyon oranlarının normal popülasyon risk oranlarına dönmesi, ebeveyn intiharından 12 yıl sonra gerçekleşmektedir. Şiddet içeren intihar davranışı sonucu ebeveynini kaybetmiş çocuklar bu durumdan daha olumsuz etkilenirler.
Bu çocuklarda öğrenme güçlükleri ve akademik başarısızlığa da sık olarak rastlanır. Çocuklara ebeveynlerinin kendilerini bırakmak istemedikleri ama yaşadığı ruhsal sıkıntılar ve acılar nedeni ile kendi canlarını aldıkları ve bu durumun kendisi ile ilgili olmadığı anlatılmalıdır.
Şiddet içeren intihar girişimlerinin çocuklara ayrıntılarının anlatılması ise çocuğu olumsuz şekilde etkileyebilir.
