MÜLTECİ ÇOCUK VE GENÇLERDE ZİHİN SAĞLIĞI VE PSİKİYATRİK SORUNLAR
1951 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme (Cenevre Sözleşmesi), “ırk, din, uyruk, belirli bir toplumsal gruba üyelik veya siyasi düşünce nedeniyle zulüm korkusuna sahip kişileri” “mülteci” olarak tanımlamaktadır. Bir kişi, bir başka ülkeye bunlar dışı nedenlerle gittiğinde (iş-eğitim olanakları, aile bütünlüğünü sağlama, evlilik…) mülteci sayılmaz.
Ülkemiz konumu ve jeopolitik önemi nedeni ile çok sayıda mülteciye ve mülteci aileye ev sahipliği yapmaktadır. Bazı mülteci ailelerin çocukları da Türkiye’de doğmaktadır. Her mülteci çocuk ve gencin ayrıca ailelerinin göç etmelerine yol açan etmenler, göç yolunda yaşadıkları deneyimler çok farklı olduğundan ve her bölgenin kendi kültürel özellikleri nedeni ile her aile ve olgu psikolojik ve zihinsel sağlık açısından tabii ki ayrı ayrı olarak ele alınmalıdır.
Gene mülteciler konusunda yalan yanlış haberler yaymak, provakasyonlar yapmak ve tüm mültecileri kötü insanlar gibi göstermeye çalışmak da mültecilerin psikolojik iyilik hallerini olumsuz etkileyebilir, kötü olaylara maruz kalacakları konusunda endişe duymalarına yol açabilir ki zaten bu insanlar bu konuda çok duyarlıdırlar (yerinden edilme, saldırıya uğrama, dışlanma, fişlenme geçmişleri, travma ile ilişkili bozukluklar, travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete bozukları, depresif duygu durum ve diğer zihinsel sorunlar nedeni ile).
Mülteci çocuk ve gençler; aile sorunları, ebeveyn kaybı, tek ebeveyne sahip olma, iki ebeveynden de mahrum kalma, kültür ve dil farklıkları, dışlanma, dil sorunları, okula devam edememe, okul başarısızlığı, zorbalığa maruz kalma, savaş, zulüm, işkence, tecavüz, ergen gebeliği, şiddet gibi birçok önemli yaşam olayı yaşamaktadır. Yani mülteciler erişkin olsun, genç olsun ya da çocuk olsun kendi ülkelerinde, göç ederken, yeni vardıkları yerde yaşadıkları olumsuz deneyimler nedeni ile genel olarak psikiyatrik bozukluklara yatkın olabilirler. Bunlara maruz kalan bebek ve çocuklar da bu travmalar ve ailenin yaşadığı bu sorunlara ikincil gelişen kasıtlı olmayan ihmal, ebeveynin çocuğu ile doğal olarak yeterince ilgilenememesi, bağlanma sorunları, okul öncesi eğitimden mahrum kalma, oyun oynamaya fırsat bulamama, akran ilişkisinden mahrum kalma, ölüm kavramı ile çok erken tanışma nedenleri ile bilişsel, zihinsel gelişim, sosyal etkileşim, iletişim ve dil becerilerinin gelişimi açısından olumsuz yönde etkilenebilirler, dikkat ve öğrenme sorunları yaşayabilirler bunlar da dil sorunlarının arttırdığı okul ile ilişkili problemleri (zorbalık, dışlanma...) ve akademik problemleri daha da derinleştirebilir.
Mülteci ebeveynler ve çocuklarındaki olası psikiyatrik sorunlar da aile dinamiklerini, kişilerdeki ruhsal sorunları çok yönlü, karşılıklı ve çok boyutlu olarak etkiler. (Örneğin yoğun savaş deneyimi yaşamış travmatik bir ebeveyn yaşadığı travma sonrası stres bozukluğu belirtileri nedeni ile gene depresif olan çocuğuna tahammülsüz davranabilir, bu durum çocuğun ebeveyne karşı olan davranışlarını bozabilir, ebeveyn de daha fazla stres yaşantılamaya başlayabilir.) Bu olumsuz birbirini negatif yönde besleyen kısır döngü bu şekilde devam edebilir, bu yüzden hem mülteci anne-babalar, hem de çocuk ve gençlerin psikiyatrik değerlendirme, takip ve tedavilerinin birlikte yapılması önem arz eder. Çocuk ruhsal açıdan yaralı olabilir ama aynı şey yaşanan olumsuz yaşam olayları nedeni ile ebeveynler için de geçerli olabilir. Çocuk ve gençleri, aileleri, bakım verenleri ve ebeveynlerinden ayrı düşünmek, psikososyal sorunları ve travmaları ele almamak, travmaları görmezden gelmek, travmanın üstünü örtmeye çalışmak psikiyatrik açıdan uygun bir yaklaşım değildir.
Başka bir ülkeye göç aşamasında yaşanan süreçler; “kaçış öncesi”, “kaçış süreci” ve “yeniden iskan aşaması” olarak 3 aşamada belirlenmiştir.
Kaçış öncesi dönem, mülteci kamplarına veya başka bir ülkeye taşınmadan önce anavatanda geçirdikleri zamana göre tanımlanır. Bu süre genellikle şiddet, zulüm, yoksulluk açlıkla ifade edilir. Sıklıkla çocuk ve ergenler savaş deneyimleri (yaralanma ve ölümlere şahit olma, tecavüz ve bunun sonucunda ergen gebeliği, anne-baba kaybı, kaybolma..) nedeni ile de travmatize olmuş olabilirler.
Kaçış döneminde ise mülteciler şiddet görme, işkence görme, aç ve susuz kalma, cinsel istismara uğrama, ergen gebeliği yaşama, fuhuşa zorlanma, köle olarak satılma gibi ileri derecede zorlu yaşam olayları ile başa çıkmak zorunda kalmaktadırlar.
Yeniden iskan döneminde ise bazı mülteciler, daha güvenli yaşam koşulları arayan mülteci kamplarına yerleştirilmektedirler. Üzücü bir durum olarak bazı mülteci kamplarındaki koşullar aralıksız şiddet, insan kaçakçılığı ve açlık riski hatta fuhuşa zorlanma, madde kullanımına teşvik edilme, tecavüz riski, ergen gebeliği olasılığı ve çocuk yaşta evlendirilme risklerini barındırmaktadır. Bazı mülteciler hayatlarının büyük bir bölümünü başka bir ülkeye yerleştirilmek için beklenen kamplarda geçirmektedir.
Yapılan çalışmalarda mülteci çocuklar ve ergenlerin bekleneceği üzere en sık travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), uyku bozuklukları ile anksiyete bozuklukları ve depresif bozukluk tanıları aldığı belirtilmiştir.
Göç sonrası kaygı düzeyi yükselen mülteci aileler arasında çocuğa yönelik ihmal ve istismar riski de artmaktadır. Bir çalışmada yeni bir aile, hastalık, sevilen bir kişinin ölümü, istikrarsız istihdam, yetersiz konut ve diğer stresli yaşam koşullarının çocuğa karşı kötü muamele açısından risk faktörleri olduğu değerlendirilmiştir. Özellikle yoksulluk ve düşük sosyoekonomik seviyenin çocuk ihmal ve istismarıyla önemli oranda ilişkili olduğu belirtilmektedir. Bazı araştırmacılar en şiddetli ihmal vakalarının toplumların en fakir kesiminde bulunduğunu belirtmişlerdir. Yoksul bir ailenin yaşadığı koşullar, kötü mahalle ortamı, yoğun suç işlenen ve madde kullanımı olan bir yerde yaşamak zorunda kalmak yeterli çocuk bakımı ve denetimi sağlamak için önemli zorluklar yaratmaktadır. Bu anlamda yoksulluk ihmal edilmemesi gereken önemli bir durumdur ve ruhsal sorunlar, davranış-davranım bozuklukları, madde bağımlılığı, suça sürüklenme gibi riskleri barındırır.
Tek ebeveynlik ve ailenin büyüklüğü çocuk istismarının ve ihmalinin öngörülmesinde rol oynayabilir. Mülteciler arasında tek ebeveynli ailelerde, bakım veren ortamın kalitesinin, iki ebeveynli ailelere göre daha düşük olduğu tespit edildiğinden, kötü muamele risklerinin arttığına dair kanıtlar vardır.
Bu artışın açıklanmasında ise iki hipotez öne sürülmüştür birincisi, aile-stres modelinin “ebeveyn-yokluğu hipotezi”dir. Bu hipoteze göre çocuk yetiştirme ve istihdam yükü tek başına bir ebeveyn tarafından yerine getirilmelidir; bu da daha fazla ebeveynlik stresine ve daha düşük ebeveynlik kalitesine yol açmaktadır.
İkinci hipotez ise yoksulluğun; aile yapısı ve çocuk istismarı arasındaki ilişkiye aracılık ettiğini ileri süren “ekonomik yoksunluk hipotezi”dir. Tek ebeveynlik ile ihmal arasındaki ilişki vurgulanırken, tek ebeveynlik ve fiziksel istismar arasında oldukça güçlü bir bağ bulunduğu da belirtilmektedir.
Çocuklar okula gittiklerinden hızlı bir şekilde sosyalleşmekte doğrudan yada dolaylı olarak o kültüre özgü düşünce, davranış normlarını almakta ve yeni kültüre daha kuvvetle bağlanabilmektedirler. Yetişkinler ise yeni ortamda sosyalleşmek için daha az fırsata sahiptirler ve genellikle evde kendi etnik-yerel kültürleri doğrultusunda sosyalleşirler.
Kimlik gelişimi preadölesan dönemde başlayıp adölesan dönemde özellikle yoğun olarak devam eder. Kişisel kimlik (ben kimim ?) ve sosyal kimliğin (hangi gruba aitim?) birleşimi “öz kimliği” oluşturur. Bu sorulara yanıt vermek mülteci çocuklar için daha zor olucaktır.
Kimlik gelişimi ile ilgili yapılan değerlendirmelerde örneğin şu sorulara alınan yanıtlar önemli olabilir; Çocuk evde hangi dili konuşmayı tercih ediyor? Arkadaşları ile? Çocuk preadölesan-ergenlik öncesi dönemde kendini bir ırk ya da etnik yapıyla ilgili kimlik tanımlıyor mu? Tanımlıyorsa hangi ırk ya da etnik yapıyı? Çocuk ve ebeveynler çocuğun etnik kimliği konusunda hemfikir mi? Nesiller arası çatışmalar ve aile içi ilişki sorunları diğer ailelere göre daha yoğun mu?
Güçlü ama uyuma açık bir etnik kimliğin var olmasının depresyon, anksiyete, davranım bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu açısından koruyucu olduğu düşünülmektedir.
Göç etmiş ailelerin karşı karşıya oldukları bir diğer zorluk da “daimi yabancı sendromu”dur (göçten sonra aradan nesiller geçmiş olsa da azınlıkta olan etnik grubun üyelerinin dominant etnik grup tarafından yabancı olarak görülmesi- “aa hiç aksanın yok ne güzel”?!).
Bilingualistlerin (iki dil konuşulan evde yetişenler), monolingualistlere (tek dilin konuşulduğu evde yetişenler) göre geç konuşması beklense de belirgin konuşma ve dil gelişimi geçikmesi beklenen bir durum değildir. 4-6 yaşında normalde çocuğun her iki dili yeterli ve uygun şekilde konuşması beklenir. Zihinsel yetersizlik, dil bozukluğu, özgül öğrenme bozukluğu (disleksi-disgrafi-diskalküli) öncülü olan çocuklarda bu durum gecikebilir. Yeterince desteklenmezlerse çocuklar kökenlerine ait dili öğrenmeyebilir. Bu aile ve çocuk arasında dilin kullanımında farklılığa neden olmaktadır. Çocuklar yeni dominant dili kullanarak ebeveynlerini bazı aktivitelerden izole ederken, ebeveynden seperayon-ayrılma-ayrışma amacıyla etnik kökenlerine ait dili konuşmayı reddebilirler. Daha geç yaşta göç etmiş çocuklar okulda dil açısından doğal olarak zorlanırlar bu da akademik sorunlara ve dışlanma riskine sebebiyet verir.
Göçmen statüsü, göçmen aileler ve mülteci ailelerden gelmek çocuk ihmal ve istismarı için en güçlü risk faktörleri arasındadır. Sosyal izolasyon sıklıkla yerleşimin ilk yıllarında en önemli sorunlardan biridir.
Ailenin desteklenmesi için, anneler düşük ücretli işlerde iş gücüne girmek zorunda kalabilir ve annelerin sorumluluk yükü artabilir. Babaların ise çocuk bakımı ve ev işleri için alışık olmadıkları ek sorumlulukları kabul etmeleri gerekebilir. Bu durumda ebeveynler eğitim düzeylerine karşılık gelmeyen istihdamla veya işsizlikle mücadele etmek zorunda kalırlar. Bu süreç aile içi stresi belirgin olarak arttırabilir. Anne-babanın kendilerini değersiz hissetmelerine, umutsuzluk yaşamalarına, depresif olmalarına yol açabilir. Bunlar da çocukla iletişim ve etkileşimlerini bozabilir.
Etnik azınlık aileleri arasında yapılan araştırmalar ise eşlerin istihdam edilmesinin ve kocaların işsiz kalmasının aile içi çatışmada ve şiddette önemli artışlarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu deneyimlerden kaynaklanan öfke ve güçsüzlüğün çocuklarına daha şiddetli ve uygun olmayan disiplin yöntemleri uygulamaları şeklinde ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Bu çoğunlukla, çocukları ev sahibi toplumun algılanan tehlikelerinden korumak amacıyla da yapılır. Algılanan tehlikeler arasında, ayrımcılık, kronik şiddete maruz kalma riski, çetelerin ve uyuşturucu kullanımının etkisi, kötü mahalle ortamı sayılabilir.
Mülteci bireyler kültürel kimliğini korumak için diğer kültürlerle günlük etkileşim kurmaktan kaçınmak isteyebilirler. Bazı gruplar ise genellikle dışlama veya ayrımcılık nedeni ile ev sahibi ülkenin yaşam kültürünü reddetmek isteyebilir. Ancak kültürel uyumun her zaman olumlu sonuçlar doğuracağını varsaymakta hatalı olabilir. Özellikle kültürel olarak uyum sağlamak isteyen çocuk ve ergenlerde madde kullanımın daha yüksek olduğu bildiren çalışmalar da vardır (uyum sağlamak ve kabül görmek için müslüman bir ergenin madde-alkol kullanmaya başlaması gibi).
Yerinden edilmiş çocuklar; ev, tanıdıkları ortam, eğitim ortamının rutini ve sosyal ağ gibi çeşitli kayıplarla karşı karşıya kalırlar. Ev kaybı ise kimlik oluşumunda ve gelişiminde çok önemli bir rol oynamaktadır. Çoğu çocuk sadece elleriyle taşıyabildikleri kadar eşyayla birlikte göç etmek zorunda kalmaktadır. Aynı zamanda geri dönmek için bir yer olmadığını da düşünmektedir (kökenlerini kaybetmek).
Mülteci kamplarında yaşayan gençlerin sayısı artmaya devam etmekle birlikte yaşamlarının önemli bir kısmını mülteci kamplarında geçiren bu gençlerin ruh sağlığı hakkında çok az şey bilinmektedir. Özellikle gençler, yetersiz su standartları, yetersiz beslenme, yetersiz kamp evleri ve eğitim eksikliği gibi zorluklarla mücadele etmek zorundadırlar. Sınırlı kaynaklara erişmenin zorluklarının yanı sıra kamp ortamı gençler için bir istismar ve travma kaynağı olabilir. Crisp (2000) Kenyalı mülteci kamplarının incelemesinde; şiddet, cinsel istismar, silahlı soygunların kamplar arasında yaygın olarak görüldüğünü belirtmiştir.
Travmatik deneyimler, gelişimsel gecikme, akranlarla etkileşimdeki güçlükler gençler için psikiyatrik bozukluk riskini artırabilir. Aynı zamanda savaş ve yerinden edilmeyle travma yaşayan aileler çocuklarına fiziksel ve duygusal destek sağlamada azalmış bir güce sahip olabilirler. Kamplarda yapılan araştırmalarda farklı sonuçlar belirlenmiştir. Örneğin, yapılan bir çalışmada Tayland’daki bir mülteci kampında gençler arasında kaygı düzeyinin düşük olduğunu, oysa farklı bir çalışmada bir Kenya mülteci nüfusunda kaygı düzeyinin yüksek olduğu tespit edilmiştir.
Psikiyatrik bozukluk oranlarının fazlalığı ve bulgular arasındaki farklılıklar mülteci ergenlere yönelik ruh sağlığı bilgi tabanının ve yeniden yerleşim aşamalarının sistematik bir şekilde gözden geçirilmesine duyulan ihtiyaca işaret etmektedir. Sonuç olarak daha güvenli bir çevrenin içine yerleşen çocuk ve ergen mültecilerin, anksiyete, depresyon, uykusuzluk-insomnia, TSSB gibi olumsuz ruh sağlığı sorunlarında azalma olduğu belirtmiştir.
Genel olarak bakıldığında cinsel istismar her tür ailede görülebilir, tüm kültürleri ve ırkları etkileyebilir. Ancak mültecilerde cinsel istismarın üzerine ırk, etnik köken ve kültürün etkisini inceleyen az sayıda araştırma bulunmaktadır. Sonuç olarak, ırk, etnisite ve kültürün cinsel istismarla nasıl ilgili olduğu hakkında çok az şey bilinmektedir.
Mülteci çocuk ve ergenlerin cinsel istismar, zorla fuhuş yaptırılma, köle olarak satılmaları, savaş veya işkence silahı olarak cinsel şiddet mağduru olma açısından önemli risk taşıdığı ve genel topluma göre daha fazla mağdur oldukları belirtilmektedir. Yapılan çalışmalar da cinsel istismarın fiziksel ve duygusal istismar formlarıyla birlikte görüldüğü belirtilmektedir. Cinsel istismar mültecilerin topluma uyumları üzerinde ciddi ve uzun süreli olumsuz etkilere neden olabilir. Genel olarak cinsel istismara karşı savunmasız olduğu kabul edilen dezavantajlı gruplar arasında özellikle yoksul ve barınaklarda yaşayan kadınlar tek başına veya sadece bir ebeveyn ile yaşayan mülteci çocuklar yer almaktadır. Mülteciler, evsiz ya da fakir insanlar ve genç erkekler genellikle yabancılar tarafından mağdur edilmektedir.
Tüm bu olumsuzluklar nedeniyle; mülteci çocuk ve ergenler “negatif kimlik” geliştirmeye yatkındırlar. Yani bu çocuklarda marjinalleşme, suça sürüklenme, madde alt kültürüne kayış, çetelere katılma, antisosyal özellikler geliştirme, ıslahevleri ya da hapishaneye düşme / hüküm giyme, toplum ve diğerlerini hostil yani düşmanca algılama, yaralama olayları, silah taşımaya daha sık rastlanır
Mülteci ergen ve gençlerde “kimlik konfüzyonu-karmaşası” sıktır, çözümlenmesi daha zor olabilir ve daha uzun sürebilir ya da hiçbir zaman tam olarak kişi kendine ait bir kimlik geliştiremeyebilir. Çünkü ben kimim? Kökenlerim ne? Bu topluma nasıl uyum sağlarım? Ailemle neden bu kadar nesil çatışması yaşıyorum? Onların söylediklerinde doğruluk payı var mı? Ebeveynlerin dayattığı etnik kimliği sorgulamadan üstüme geçirmeli miyim? (ipotekli kimlik statüsü) Ama bunu yaparsam buraya uyum sağlayabilir miyim? Dışlanır mıyım? Kabül görmek için neler yapmalıyım? Bunların sınırı ne olmalı? Ne kadar marjinalleşebilirim? (negatif kimlik geliştirme, saldırganla özdeşim gibi kavramlar..) gibi çetin sorulara yanıt aramak zorundadırlar.
Mültecilerde başarılı bir kimlik gelişimi: kendi köken ve etnik kimliğini ve dilini unutmadan yeni kültür ve ülkeye uyum sağlama ve orada kök salabilmeyi başarabilmektir.
Sonuç:
- Mülteciler barınma, beslenme, eğitim gibi temel insani gereksinimlerden mahrum kalmaktadırlar
- Ebeveynlerinde psikopatoloji sıktır
- Kötü mahalle ortamlarında yaşamaktadırlar
- Damgalanma ve dışlanmaya maruz kalmaktadırlar
- Ebeveynlerinde savunma mekanizması olarak eski kültüre aşırı bağlılık gelişebilmektedir
- Çocuk yeni kültüre adapte olmaya çalıştığından, ebeveynleriyle ciddi nesiller arası çatışma yaşayabilmektedir
- Çocuk ve aile bazen eski kültürlerine aşırı yapışabilir, yeni ülkeye uyum sağlamaları zorlaşabilir
- Ergenler gittikleri ülkedeki yaşıtlarına kendilerini ispatlamak, onlardan biri gibi olmak, kabül görmek için marjinal davranışlara da kayabilmektedirler (sigaraya başlama, erken yaşta ve aşırı alkol kullanımı, madde denemeleri ve madde kullanım bozukluğu gelişmesi, suça sürüklenme, ergen gebeliği yaşama…)
- Yaşadıkları ülkelerde yabancı, azınlık olarak görülmektedirler ama kendi ülkelerine döndüklerinde de uyum sağlamakta zorlanmakta ve orada da yabancı muamelesi görmektedirler
- Pek çoğu işkence, savaşa, ölüme maruz kalma, cinsel istismara uğrama gibi travmatik deneyimler yaşamıştır
- Dil-eğitim sorunları yaşamışlardır
- MÜLTECİ ÇOCUK VE ERGENLERDE TRAVMATİK DENEYİMLERİN, TRAVMA İLE İLİŞKİLİ BOZUKLUKLARIN TEDAVİSİNDE AMAÇ TRAVMAYI UNUTTURMAK, ONDAN KAÇINMAYI, OLAYLARI DÜŞÜNMEMEYE ÇALIŞMAYI SAĞLAMAK DEĞİLDİR.
- AMAÇ KÖTÜ DENEYİMLER, TRAVMALAR VE BUNUNLA İLİŞKİLİ KÖTÜ DÜŞÜNCE VE DUYGULAR OLSA DA BUNLARLA BOĞUŞMAMAK, YÜZLEŞMEK, AKIP GİTMELERİNE İZİN VERMEK, O TRAVMATİK DENEYİM ORADA DURSA BİLE AMAÇ VE DEĞERLER KAPSAMINDA KİŞİNİN KENDİNE HEDEFLER KOYMASI VE BUNLARI BAŞARMAYA ÇALIŞMASININ DESTEKLENMESİDİR.
- TRAVMATİK OLAY VE İLİŞKİLİ DURUMLAR, YERLER, DÜŞÜNCELER VE DUYGULARDAN KAÇMAK BİR İŞE YARAMAZ.
- GEREKTİĞİ KADAR GEÇMİŞTE VE GELECEKTE OLUNMASI DAHA ÇOK ANDA OLMA, ŞU AN YAPILABİLECEKLERE ODAKLANMA, FARKINDALIK TEMELLİ YAKLAŞIMLAR, KÖTÜ DÜŞÜNCE VE DUYGULARIN NORMAL OLDUĞU, GEÇİCİ OLDUĞU AMA TEKRARLAYABİLECEĞİ, SONRA TEKRAR AZALABİLECEĞİ ÜZERİNDE DURULARAK KÖTÜ DÜŞÜNCE VE DUYGULAR NORMALİZE EDİLMEYE ÇALIŞILIR, ONLARLA GÜREŞİLMEZ, BASTIRILMAYA ÇALIŞILMAZ.
- YENİDEN OLAYIN ÖYKÜLENDİRİLMESİ VE PSİKOFARMAKOLOJİK TEDAVİLER AYRICA TEDAVİDE ÖNEMLİ YER TUTARLAR.
- BAZI OLGULARDA EMDR İŞE YARAYABİLİR.
- KÜÇÜK ÇOCUKLARDA OYUN TERAPİSİ KULLANILABİLİR.
- GENE AİLE DANIŞMANLIĞI VE OLASI EBEVEYN PSİKOPATOLOJİSİNİN ELE ALINMASI VE TEDAVİ EDİLMESİ GEREKEBİLİR.
- AİLE İLİŞKİ SORUNLARI, NESİLLER ARASI FARKLAR, KÜLTÜREL FARKLILIKLAR VE DAVRANIŞ SORUNLARININ, OLASI AYRIMCILIĞA MARUZ KALMANIN VE ZORBALIĞA UĞRAMANIN, AKADEMİK ZORLUKLARIN ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEBİLİR.
- BAZI OLGULAR İÇİN ÖZEL EĞİTİM GEREKEBİLİR.
