Image

ÇOCUK VE ERGENLERDE BİR BULGU OLARAK KAYGI-ANKSİYETE ve İLİŞKİLİ DURUMLAR

Giriş

Anksiyete (kaygı), mutluluk gibi aslında normal bir duygudur. Korku ile örtüşen yönleri de olan bir duygudur. Anksiyete; kaygı, bunaltı anlamına gelir. Normalde bireye yönelik olası bir tehlike durumunda organizmayı gereğini yapmak üzere harekete geçmesine hazırlayan (kaçma, savaş) biyolojik bir uyarıcıdır. Otonom sinir sisteminin aşırı uyarılmasına eşlik eden kötü bir şey olacağına dair beklentileri içeren düşünceler vardır.

Bu kaygılı düşünceler çok farklı konularla ilgili olabilir. Anksiyete herhangi bir duruma sağlıklı bir tepki olabildiği gibi bir ruhsal hastalık belirtisi olarak da ortaya çıkabilir. Anksiyete veya kaygı çocuklarda, ergenlerde ve yetişkinlerde normal duygulardan birisi olsa da aşırı olduğı, işlevselliği bozduğu ve belirgin strese yol açtığı durumlarda patolojik bir psikiyatrik bulgu olarak ele alınır.

Çocuklarda genel bir huzursuzluk hissi, iç sıkıntısı, kötü birşey olacak korkusu gibi bulgulara ek olarak özellikle küçük çocuklarda irritabilite, öfke atakları, donup kalma, yerinde duramama gibi belirtiler de görülebilir. Bir tehdit durumunda ilgili beyin bölgelerinin uyarılmasıyla otonomik, bedensel, tıbbi ve davranışsal  yanıtlar ortaya çıkmaktadır. Hem çocuk hem de ergenlerde yetişkinlerde olduğu gibi anksiyeteye somatik-bedensel-tıbbi yakınmalar (çarpıntı, göğüs ağrısı, solunum sıkıntısı, sık nefes alıp verme ve buna bağlı dudaklarda-erllerde uyuşma, ellerde kasılma hissi, baş-karın ağrısı, baş dönmesi bulantı, kusma, öğürme, bağırsak hareketliliğinde artış, tuvalete gitme ihtiyacı,  idrara sıkışma hissi, tremor-titreme...) sıklıkla eşlik edebilir.

Anksiyete normalden patolojik olana doğru birçok durumda ortaya çıkmaktadır. Belirgin bir stres varlığında kaygı duyulması bir tehlike alarmı olarak kişinin gelecekteki zorluklara hazırlanmasını sağlayan normal bir durum olabilirken bazen orantısız biçimde aşırı kaygı da olabilir. En önemli sorun patolojik durumlarla normal kaygıyı birbirinden ayırmaktır. Genellikle patolojik olan kaygı durumla orantısızdır, işlevsel olmayan aşırı değerlendirilmiş düşüncelerle ilişkilidir, çözüm üretmeye ve kişiyi gelecekteki zorluklara hazırlamaya değil yaşam kalitesini ve işlevselliği bozmaya yarar.

Çocuk ve Ergenlerde Kaygı-Anksiyete ile İlgili Diğer Temel Bilgiler, Gelişimsel Kaygılar

Çocuk ve ergenlerde anksiyete semptomunun ele alınmasında yapılan hatalardan en önemlisi zaten olması gereken normal anksiyete duygusu ve ilişkili düşünce-davranışların patolojik olarak yorumlanmasıdır.

Gene çocuklarda hayatın belli dönemlerinde artan sonra azalan ama belirgin işlev kaybına yol açmayan ayrılma kaygısı, yabancı kaygısı, yalnız yatmaktan korkma, karanlık veya gölgelerden, gece çıkan seslerden kaygılanma, havai fişek veya yüksek sesli uyaranlardan korkma, ailesinden birinin başına veya kendi başına kötü birşey geleceği, ölecekleri yönünde korkular, beden algısı ile kaygılar, sosyal kaygılar, akademik başarı ile ilgili kaygılar, hayalet veya hayali nesnelerden korkma, metafiziksel bazı korkular (ölüm sonrası yaşam, dini ve kültürel inanışlarla ilgili kaygılar...), bazı nesne ve imajlardan korkma (palyaço, çizgi film karakterleri...) gibi “gelişimsel kaygı ve gelişimsel anksiyete bulguları” patolojik olarak ele alınmamalıdır. 3-6 yaşlarında normal olan rutine biraz bağlılık ve düzen tutkusu da hemen obsesif-kompülsif bozukluğa (OKB) eşlik eden anksiyete olarak ele alınmamalı ve hemen OKB tanısı konulmamalıdır.

Küçük çocuklarda anksiyete öfke nöbetleri, yerinde duramama, irritabilite olarak ortaya çıkabilir. Okula ilk başlandığı dönemde ilk bir ayda çocuklarda çekinme, bakımverenden ayrılma, öğretmenden korkma ile ilişkili uyum sorunları anksiyete bulguları ve somatik anksiyete belirtilerine yol açabilir daha uzun sürmedikçe ve kendini kısıtladığında hemen bu bulgular patolojik olarak ele alınmamalıdır.

Otizm ve zihinsel yetersizliği olan çocuk ve ergenlerde anksiyeteyi tanımak veya anksiyete bozukluğu tanısı koymak daha zordur. Bu olgularda anksiyete kendine zarar verme ilişkili streotipik davranışlar ve öfke atakları-saldırganlık ile gidebilir. Gene bu çocuklarda anksiyete, saldırganlık, huzursuzluk, bedensel-tıbbi bulgular ve ağrı ile de ilişkili olabilir.

Ergenlerde de fiziksel görünümleri ile ilgili normal gelişimsel kaygılar sık olarak görülür bunlar abartılı olmadıkça beden dismorfik bozukluğu, yeme bozuklukları tanısı konulmamalıdır.

Kaygı-Anksiyete Bulgusu için Çocuk ve Ergenlerde Ayırıcı Tanılar

  • Çocuk ve ergenlerde normal kaygı duygusu: işlev bozukluğu yaratmaz, aşırı değildir genelde acil veya poliklinik başvurusuna yol açmaz.
  • Çocuk ve ergenlerde gelişimsel normal kaygılar: belli gelişimsel dönemlerde görülebilen aşırı olmayan, işlevselliği pek etkilemeyen, diğer gelişimsel dönemlerde azalan, belli stresörlerle artabilen (okula başlama...), çocuklarda zaten sık görüldüğü bilenen, anne ve babalara yabancı olmayan anksiyete özellikleri vardır.
  • Çocuk ve ergenlerde nörolojik tıbbi nedenler
  • Çocuk ve ergenlerde nörolojik olmayan tıbbi nedenler: “Hipertiroidi” (tiroid bezinin fazla çalışması) anksiyeteye yol açabilir ama çocuklarda-ergenlerde erişkinlikte olduğu kadar sık değildir, tiroid bozukluklarında ayrıca tremor-ellerde titreme, zayıflama, ishal, çarpıntı, aşırı iştaha rağmen kilo kaybı, sinirlilik, uykusuzluk, kan basıncı ve nabız yüksekliği gibi tıbbi bulgular da vardır ve kaygı başlangıcı daha iyi tanımlanabilir. Böbrek üstü bezi kaynaklı çoğunlukla iyi huylu bir tümör olan  ama gene çocuklarda ileri dercede nadir görülen “feokromasitomada” da anksiyete, çarpıntı, kan basıncı yüksekliği, kalp hızında artış, flushing-kızarıklık, panik hissi görülebilir.
  • Nöropsikiyatrik hastalıklar ve genetik bozukluklar: Prader-Willi sendromu, Williams sendromu, Frajil X, Cornelia de Lange, Rubinstein Taybi sendromu, 22q11.2 delesyon sendromu-velokardiyofasial sendrom ve pek çok nöropsikiyatrik sendrom ve genetik hastalıkta anksiyete ve bozukluklarına daha sık rastlanır. Williams sendromunda sosyal fobinin tam tersi aşırı sosyallik ve utanmama görülebilir ama diğer anksiyete yaratan durumlara yatkın olabilirler. 22q11.2 delesyon sendromu-velokardiyofasial sendromda da sadece anksiyeteye değil sıklık sırasına göre erken başlangıçlı şizofreni, bipolar bozukluk ve OKB tanısına ve otistik özelliklere rastlanabilir. Bazı Frajil X tanısı olan çocuklarda otizm tanısı ve hiperaktivite olsa da, otizmde küçük yaşlardaki çocuklarda sık görülmeyen çekinme ve utanmaya rastlanabilir. Gene bu çocuklarda anksiyete, saldırganlık, huzursuzluk, bedensel-tıbbi bulgular ve ağrı ile de ilişkili olabilir.
  • Ayrılma anksiyetesi bozukluğu: anksiyete daha tipik olarak bakımverenden ayrılna dönemlerinde veya ayrılma tehdidinin olduğu durumlarda ortaya çıkar. Anksiyete haricinde, karın ağrısı, nefes darlığı, ishal benzeri somatik belirtiler, öfke nöbeti, çekingenlik, uyku bozuklukları ve ayrılıkla ilgili kabuslar, sürekli ayrılınmayacağına dair teminat arama ve soru sorma, konversif belirtiler, yalnız yatamama, karşıt olma davranışları, bazı çocuklarda ayrılık anında aşırı tepki ama ayrılık sonrası ortama hemen uyum sağlama (her çocukta görülmez), ailesi geç kaldığında panik hissi görülebilir, hasta evde yalnız kalmada, yakın bir akrabada-arkadaşta geceyi geçirmede zorlanabilir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu ilkokulun ilk iki yılında, kreş-anasınıfı başlangıcında daha sık görülür ama ergenlerde olduğunda veya başladığında daha kötü prognozla birliktedir.
  • Çocuk ve ergenlerdeki sosyal anksiyete bozukluğu: çocuk veya ergenin sosyal olarak değerlendirileceği ortamlarda, büyükler ve akranları arasında, topluluk önünde veya bireysel olarak izlendiği durumlarda sosyal olarak kaygı yaşaması, bazen panik yaşamasıdır. Çekingenlik, utangaçlık, toplum içine girmek isteme ama bunu başaramama, kendini yetersiz görme, başarısız görme, kusurlu olduğuna-yetersiz olduğuna dair inanış gibi bulgular olabilir. Konuşmayı başlatamama, sürdürememe, konuşacak konu bulamama, utandığının anlaşılacağından korkması, yüzünün kızaracağı-ellerinin-sesinin titreyeceği korkusu ve bunların karşısındakiler tarafından anlaşılacağı korkusu, yanlış birşey söyleyeceği, pot kıracağı, dalga geçileceği korkusu ve etrafı olduğundan daha düşmanca ve tehditkar algılama görülebilir. Daha küçük çocuklarda öfke nöbetlerine rastlanabilir.
  • Selektif mutizm-seçici konuşmazlık: aile içinde veya iyi tanıdığı ortamlarda konuşabilirken genelde okulda ve büyüklerle, öğretmenlerle, doktorlarla, tanımadığı kişilerle hiç konuşmanın olmaması durumudur. Zihinsel kapasite, akademik-eğitimsel değerlendirme davranış sorunları, karşıt olma özellikleri ve otistik özellikler de sorgulanmalıdır.
  • Çocuk ve ergenlerde yaygın anksiyete bozukluğu: aşırı evham, kötü birşey olacağı hissi, gerginlik, çocuklarda özellikle irritabilite-öfke atakları olabilir. Kaygılar daha çok günlük yaşam (okul-başarı-aile içi ilişkiler-kazalar...) olayları ile ilgili olsa da normalde herkeste olduğundan daha yoğun-aşırı bir kaygı vardır. Kendilerini kolaylıkla yatıştıramazlar, somatik anksiyete belirtileri, kas gerginliği, çenede gerginlik-kasılma, uyku-dikkat-konsantrasyon bozuklukları görülebilir.
  • Çocuk ve ergenlerde özgül fobi: Belli hayvanlar (örümcek, kuş, kedi, köpek..), durum (yükseklik..), doğa olayları (gök gürültüsü, fırtına..), kan alınması (hipotansiyon, bazen bayılma ile gider, ailesel yük fazladır), belirli imaj ve görüntüler (palyaço..) ve diğer bazı durumlarla karşılaşıldığı veya karşılaşma tehdidi olduğu durumlarda panik boyutunda anksiyete yaşantılanır. Her insanda bazı basit fobik belirtiler olabilir ama bu hastalarda bu aşırı, anlamsız boyuttadır (hasta anlamsız olduğunu billir genelde-çocuklarda yalnız anlamsız gelmeyebilir) ve işlevselliği etkiler. Küçük çocuklarda öfke nöbetleri görülebilir.
  • Çocuk ve ergenlerde panik bozukluk: genellikle bir anda ortaya çıkan, genelde yarım saati geçmeyen ölüm korkusu, bazı hastalarda kardiyolojik, bazı olgularda respiratuar bulguların daha ağır olabildiği, yoğun anksiyete durumudur. Bazen gece uyandırabilir. Acil başvurusu olabilir, hasta kalp krizi veya ölümle sonuçlanabilecek bir hastalık geçirdiğini düşünebilir. Tekrarlayıcı olma eğilimindedir ve hastada genellikle tekrar ne zaman panik atak geçireceği ile ilgili aşırı anksiyete ve düşünsel uğraş vardır (beklenti anksiyetesi). Hipokondriak-sağlık kaygısı ile ilgili uğraşlar olabilir. Çocuklarda daha nadir olsa da ergenlerde nadir değildir ve erişkinlerden farklı olarak depersonalizasyon-derealizasyon-disosiyatif bulgulara ergenlerde daha sık rastlanır. İyi huylu bir kalp kapak bozukluğu olan mitral valv prolapsusu ile panik bozukluk gelişimi arasında ilişki olup olmadığı net değildir.
  • OKB ve diğer psikiyatrik bozukluklar
  • Çocuk ve ergenlerde psikoaktif madde kullanımı, madde alımı-çekilme-yoksunluk-aşerme bulguları, kaygı-anksiyete ve diğer bazı psikiyatrik bulgulara yol açabilir. Madde kullanım bozukluğu, çocuklarda nadir olsa da ergenlerde nadir değildir. Özellikle kokain, metamfetamin (kristal, ice, buz), taş (crack), bath salts-banyo tuzları, flakka gibi uyarıcılar, sentetik kannabinoidler (bonzai, jamaika, zombi), ekstazi (şeker, hap), bazen esrar (marihuana, cigara, kannabis, ot, joint), inhalan-solvent (bali, tiner..) alımında ve eroin çekilmesi ve aşermesinde (sentetik kannabinoidlerde de nadir değil) anksiyete, panik hissi yaşantılanır. Bu hastalarda ayrıca madde alımı sırasında saldırganlık, kendine zarar verme, özellikle görsel ve ayrıca işitsel-dokunsal hallüsinasyonlar, paranoya ve sanrılara sık olarak rastlanır.

Çocuk Yetiştirme, Ebeveynlik, Bağlanma, Olumsuz Yaşam Olayları ve Kaygı Gelişimi – Bazı Yaklaşım Önerileri

Bebeklerde birincil bakımverene (genellikle anne) bağlanmanın arttığı ve daha seçici hale geldiği 7-9. aylarda ayrılma kaygısı ortaya çıkar, birincil bakımverenden ayrıldığında çocuk ağlar, öfkelenir, durumu protesto eder, bakımveren geldiğinde ise genellikle sakinleşir. Gene bu aylarda yabancı kaygısı paralel olarak gelişir. Bu iki kaygı türü ve çocuk ve ergenlikteki bazı gelişimsel korkular belli bir gelişim döneminden sonra bitiyorsa ve/veya aşırı değilse patolojik bir bulgu veya bir psikiyatrik bozukluk olarak ele alınmamalıdır.

Çocuğun, anneye bağlanması 7-24. aylar arasında netleşir. Artık bebek, ilgisini, tüm ihtiyaçlarını karşılayan kişiye (genelde) yöneltmektedir. Bu kişiye birincil bağlanma objesi denir. Birincil bağlanma objesi ile bebek arasında diğer insanlardan farklı bir ilişki vardır. Birincil bağlanma objesi, bebeğin rahatlaması ve kendisini yeniden güvende hissetmesi için dönebileceği güvenli bir üst işlevini görmektedir. Eğer bebek, bağlandığı kişiye yakınsa, kendisini güvenli bir ortamda algılar ve araştırıcı davranışlarda bulunabilir. Bebek çevreyi araştırdıktan sonra sığınabileceği tek güvenilir dayanağın birincil bağlanma objesi (genellikle anne) olduğunu bilmektedir. Bu dönemden itibaren bebekler yabancı kişilerle karşılaştıklarında korku, kaygı veya kaçma davranışlarında bulunmaktadırlar, yani 8-9. ayla birlikte “yabancı kaygısı” ve “ayrılma kaygısı” başlar. Bebek yabancılardan çekinir ve kaçar. 18. ay itibariyle ayrılma kaygısı artar. Bebek annesinden ayrıldığında sıkıntı duyar ve ağlar. Bu dönemin ardından 2-3 yaş arasında “nesne sürekliliği” duygusu gelişir, yani anne odadan, evden çıksa bile kaybolmamakta, yaşamaya devam etmektedir duygusu edinilir. Güvenli bir bağlanma ilişkisi kazanan çocuklarda annenin tekrar döneceğine dair inanç nettir. İki yaş üstündeki çocuklar yaşamlarında gerek birincil bakıcısıyla, gerekse de diğer insanlarla karmaşık yapıdaki ilişkilere başlayacaklardır.

Anne-babaların çocuklarına karşı olan tavırları, ilişki kurma ve sınır koyma becerilerine “ebeveynlik stili” denilir. Ebeveynlik stili ile bir çok psikopatoloji arasında net iki yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Ebeveynlik stilleri arasında en sık sorun yaratanlar; “soğukluk”, “sertlik”, “yetersiz kontrol”dur.

“Sertlik” ebeveynlerin çocuğa sözel ve/veya fiziksel şiddet göstermesi, aşırı eleştirmesi, korkutucu ve düşmanca yaklaşmasıdır (annede depresyon, kişilik bozukluğu, madde-alkol bağımlılığı...).

“Soğukluk”, çocuğu takdir etmeme, aklında tutmama, ona yakınlık ve yeterli sevgi göstermemektedir (annedeki depresyon, kişilik bozuklukları..).

“Yetersiz kontrol”, çocuğun nerede olduğunu, kimlerle bulunduğunu, kimlerle arkadaşlık yaptığını, ne zaman ne yaptığını ve nelerle uğraştığını bilmemektedir (annede erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon, kişilik bozukluğu...). Bu ebeveynlik stilleri, şiddet ve suça yatkınlık, bağlanma sorunları, kenine özsaygıda azalma, suçluluk, utanç hislerine yol açabilir.

Ebeveynlerin çocuklarının o andaki gelişimsel ve bilişsel düzeylerine göre beklentilerini şekillendirmeleri gerekir. Bir çocuktan gelişimsel dönemine, yetenek ve kapasitelerine uygun olmayan davranışlar beklemek ve bunlar olmadığında olumsuz tepkiler vermek, ebeveyn çocuk ilişkisini ve çocuğun yeterlilik duygularını zedeler. Çocuğa yaşından küçük gibi davranmak da regresif-daha çocuksu davranışlara, yetersizlik hissine ve/veya davranış sorunlarına yol açabilir. Gene çocuğa yaşına ve kapasitesine göre daha fazla sorumluluk hissi verilmesi de kaygıya, yetersizlik hissine, başaramayacağı yönünde kaygı ve umutsuzluğa yol açabilir.

Çocuğa gerçekçi olmayan, aşırı yüksek hedefler konması, bu hedeflere ulaşılamaması durumunda ise çocuğun aşağılanması ve beğenilmemesi çocukta yetersizlik duygularına yol açar. Yetersizlik duyguları depresif bozukluklar, kaygı bozuklukları, utanç, suçluluk, sosyal anksiyete bozukluğu, sınav kaygısı, obsesif kompülsif bozukluk, davranış sorunları, kendine zarar verme ve intihar davranışları, bedensel psikolojik belirtiler, konversiyon ile ilişkili olabilir. Yetersizliğin ve gerçekçi olmayan yüksek hedeflerin  içselleştirilmesi sonucunda birey ancak mükemmel olması durumunda kendini “iyi” hisseder. Sadece başarılı olduğu zaman ebeveynleri tarafından sevileceğini öğrenebilir. Bu da ayrıca bağlanma sorunlarına da yol açabilir. Kendi başarılarını küçümser veya tesadüfe bağlar, olumsuz, başarısız yönlerini daha kolay görür, onlara odaklanır, daha depresif ve umutsuz, karamsar hisseder, olumsuz deneyimleri genelleştirir, olumsuz deneyimlerin sonuçlarını abartır, felaketleştirir. Tüm bunlar da yukarıda geçen bozuklukların gelişimi ve risklere yol açar.

Çocuğun duygularının reddedilmesi (“erkek adam korkar mı?”), aşağılanması (“bizim ailede senin gibi korkak birisi yok herkes cesur, sen kime çektin bilmiyorum”), uygulamaya çalıştığı çözüm yolları ve başetme stratejileri ile dalga geçilmesi (“hee öyle yap da arkadaşların seni içlerine almasın, seni salak sanırlar valla”), ancak aşırı tepkiler verdiğinde veya sağlık problemleri olduğunda ona yanıt verilmesi, onun önemsenmesi (örneğin çocuk bağırıp kendisini yerlere yattığı zaman veya kusup, başı ağrıdığı zaman) çocukta normal tepkilere ve duygulara karşı duyarsızlık oluşmasına neden olur. Çocuğun en yakınında olan anne-babasına güvenememesi, diğer insanlara olan güven duygusunu da zedeler. Sevilmez biri olduğu, diğer insanlardan aşağıda olduğu hissine, suçluluk, utanç duygularına, başarısız olduğu dugularına kapılır, anne-çocuk bağlanmasını bozar bu da ileride diğer insanlarla kuracağı ilişkilerde de sorunlar yaşamasına yol açabilir.

Erken çocukluk döneminde ihmal, istismar, aile içi şiddet gibi travmatik yaşantıların oldukça yıkıcı sonuçları olabilir. Bu olumsuz çocukluk çağı yaşantıları çocuklarda duygusal, davranışsal, bilişsel-zihinsel, sosyal ve biyolojik açıdan gelişimsel sorunlara neden olmaktadır. Özelikle erken dönemde yaşanan olumsuz deneyimler kümülatif-birikici etki yaparak, ileride görülebilecek bir çok psikolojik bozukluk ve psikiyatrik hastalığa yol açabilirler.  Çocuğun en temel gereksiniminin tutarlı, süreklilik içeren ve önceden tahmin edilebilen (ebeveyn psikopatolojisi varlığında annenin önceden davranışı kestirilemez) ebeveyn tutumlarının olması, kendisine, “ötekiler” e, geleceğe ve çevresine azami güven güven duyabilmesi ve bunun sonucunda ruhsal ve fizyolojik açıdan azami rahatlığı elde etmesi olduğu bilinmektedir. Eğer çocuklar erken  dönemlerden itibaren ebeveyniyle ilişkisinde tutarsızlık, sevgisizlik, ilgisizlik, uyaran eksikliği yaşarsa, isteklerinin karşılanmasıyla ilgili çevresine, sorunlarla başa çıkmada kendisine güvensizlik duyabilmekte, kaygın, çekingenlik, suçluluk, utanç karakter özellikleri gösterebilmektedir.

Eğer anne baba yukarıda belirtildiği şekilde tepkiler verirse, çocuk duygularını isimlendirmeyi, ifade etmeyi, düzenlemeyi, başa çıkmayı (stres-kaygı-problemle başetme becerisi), bu duygusal tepkilere yol açan sorunlara çözüm bulmayı, alternatif çözüm yolları be alternatif problem çözme teknikleri geliştirmeyi başaramaz. Duygu ve düşüncelere aşırı önem atfedebilir. En küçük kötü düşünce aklından geçtiğinde veya olumsuz duygu yaşadığında paniğe kapılır, o sırada bununla başedemeyeceği duygusuna yol açar. Aşırı duygularını bastırma veya duygu patlamaları arasında gidip gelebilir. Bunlar depresyon, intihar/kendine zarar verme davranışı, kaygı bozuklukları, utanç-suçluluk hissi, sosyal anksiyete bozukluğu, davranışsal sorunlar, alkol-madde bağımlılığı ve diğer ciddi akademik, sosyal, ailesel, kimliksel, mesleki sorunlara yol açabilir.

Erken çocukluk döneminde çocuğa yönelik ihmal, istismar en çok ebeveynler ya da birincil bakım verenler tarafından uygulanmaktadır. Yabancı birinden ziyade küçük bir çocuğun bağlanma figürü tarafından zarar görmesi çok daha yıkıcı sonuçlara neden olmaktadır. Bağlanma figürü ya da bakım vereni tarafından tehlikelere karşı korunmayan veya kötü muameleye maruz kalan erken çocukluk dönemindeki çocuklar “kendilerinin sevgiyi, ilgiyi ve korunmayı hak etmediklerini, güvensiz ortamda ve tehlike altında olduklarını; bakım verenlerin ise güvenilmez olduklarını düşünürler. Bu duygulara kaygı, değersizlik, suçluluk, utanç, depresif duygu durum eşlik eder. Bu olumsuz yaşam deneyimleri erken dönemde çocukların birincil bakım verene güvensiz ve/veya dezorganize bağlanmasına neden olr. Bu bağlanma paternleri ileride suçluluk, utanç, agresyon, saldırganlık, sosyal becerilerde yetersizlik, çekingenlik, depresyon, disosiasyona yatkınlık, kendine zarar verme, depresyon, riskli davranışlar, duygu ve davranışlarını düzenlemede zorluklar, duyguların iafdesinde sınırlılık, düşük benlik saygısı, sürekli kaygı yaşanmasına neden olabilir.

Aile içi şiddete tanık olmak çocuklarda irritabilite, regresif davranışlar, uyku bozuklukları, davranış sorunlarının gelişmesine neden olmaktadır. Bu davranışsal bozulmalar ebeveynleri daha agresif yapmakta, aile içi gerginlik ve şiddeti daha da fazla arttırmaktadır yani sorunlar katlanarak büyüyebilmektedir. Aile içi şiddet okul öncesi çocuklarda öfke nöbetlerine, agresif davranışlara, anksiyete ve umutsuzluğa, depresif duyguduruma neden olabilmektedir.

Fiziksel istismara uğrayan daha büyük çocuklar ebeveyninin olumsuz davranışlarını artık daha kolay önceden öngörmeye başlarlar ve kendilerini kısmen daha iyi korumaya başlamışlardır. Küçük çocuklar ise istismarın ipuçlarını henüz tam değerlendiremedikleri için ebeveynden gelecek zararın ne zaman geleceğini öngörememekte, istismarın gerçekleştiği durumları ayırt edememeleri her an tetikte olma, aşırı kaygı hissetme, kendini her an kötü bir şey yapmış gibi suçlu-sorumlu hissetmeye neden olur. Bu aşırı kaygılanma bu çocukların kronik strese maruz kalmalarına yol açar. Fiziksel istismar bu çocuklarda sosyal bilgileri işlemlemenin yanlış gelişimine neden olabilmekte ve suçluluk, utanç, kaygı haricinde bu çocuklar bir de başkalarının niyetleri hakkında düşmanca atıf yapmaya başlayabilmektedirler. Bu da misilleme davranışlarına ve ilişkilerinde agresif davranmalarına yol açabilmektedir. Fiziksel istsmara maruz kalmak utanç, suçluluk, kaygı, otorite ile çatışma, şiddet içeren suça karışma, madde kullanımına ve davranış problemlerine neden olmaktadır.

Doğuştan Gelen Mizaçsal Özellikler, Anksiyete/Kaygı ve Bazı Yaklaşımlar

Diğer mizaç yaklaşımlarından farklı olarak, Kagan ve arkadaşları davranışsal inhibisyonu; yeni insanlarla, nesnelerle ve olaylarla karşılaşınca oluşan aşırı irkilme ve geri çekilme ile sonuçlanan yüksek psikofizyolojik reaktivite ile belirlenen biyolojik eğilimler ile karakterize mizaçsal bir kategori olarak tanımlamışlardır.

Davranışsal inhibisyon ile ilgili araştırmalar, davranışsal inhibisyon stabilitesinin ve davranış inhibisyonu ile içe atım semptomlarının (özellikle kaygı sorunları) arasındaki ilişkinin zaman içinde incelenmesine odaklanmaktadır. Davranışsal inhibisyon mizaç özelliği çekingen kişilik özellikleri, sosyal fobi, ayrılma anksiyetesi bozukluğu gelişimi ile ilişkili olabilir. Bu yaklaşım, mizacı incelemek için ebeveyn raporları yerine davranışsal gözlemlerin ve biyolojik ölçümlerin kullanılmasını benimsemiştir. Yaptıkları takip çalışmasında yeni durumlar karşısında kaçıngan tutum gösteren iki yaşındaki çocukların psikofizyolojik tepkilerinin yedi yaşındayken değerlendirildiklerinde de aynı olduğunu, benzer durumun daha az kaçıngan tutum gösteren çocuklar için de aynı olduğunu bulmuşlardır. Ardından yaptıkları çalışmada laboratuvar gözlemlerine dayanarak, motor reaktivitesi yüksek ve yeni görsel ve işitsel uyaranlara olumsuz yanıt gösteren 4 aylık bebekler “yüksek reaktif”, uyaranlara daha az ağlayarak ya da daha düşük düzeyde motor aktivite ile yanıt veren bebekler ise “düşük reaktif” olarak sınıflandırılmışlardır. Bebeklerin %20’sinin yüksek reaktif, %40’ının ise düşük reaktif olduğu görülmüştür. 7 yaşlarında tekrar değerlendirildiklerinde yüksek reaktif bebeklerin düşük reaktif olanlara göre daha fazla kaygı semptomları gösterdikleri, ergenlik dönemine geldiklerinde daha sık mutsuz oldukları, daha fazla psikofizyolojik belirti gösterdikleri gözlenmiştir.

Kagan ve grubu tarafından yapılan bir dizi çalışmadan elde edilen bulgular toplu olarak değerlendirildiğinde; yüksek reaktif bebeklerin hepsinin çocuklukta davranışsal olarak inhibe olmamasına rağmen, daha sonra davranış inhibisyonu gösterenlerin daha çok yüksek reaktif bebeklerden oluştuğu gözlenmiştir. Uzunlamasına çalışmalar, davranışsal inhibisyonun orta derecede stabilite gösterdiğini ortaya koymaktadır. Kagan’ın bu yaklaşımı mizaç gelişiminde heterotipik süreklilik üzerine de odaklanmaktadır.

Thomas, Chess ve Birch’in tanımladığı “yavaş ısınan” mizaç özelliğine sahip çocukların tepkileri ve aktivite seviyeleri düşüktür, yavaş uyum sağlarlar ve ve yeni durumlardan kendilerini çekerler. Yeni yerlerden ve insanlardan ve durumlardan başta geri çekilirler, annelerine yapışırlar. Aileleri tarafından utangaç olarak adlandırılırlar. Bu mizaç özelliğine sahip olan çocukların anne ve babaları aşırı koruyucu-kollayıcı yaklaşmazlar, çocuklarının kaygı-stres ile baş etme, problem çözme becerilerini küçümsemez, her sorunlarını çözmeyip, çocuğun sorununu kendisinin çözebileceğine dair mesajlar verirlerse, akran etkileşim sorunlarında müdahaleden ziyade gözlem yöntemini kullanırlarsa ve çocukta sosyal bir beceriksizlik olduğuna inanmazlarsa sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, yetişkinlikte yayhın anksiyete bozukluğu, OKB, depresyon, bağımlılık gelişme olasılığı azalır.